Bir garip ölmüş diyeler
Şair ne güzel söylemiş;
Uzaktadır her şey; gökyüzü, deniz,
Her an peşimizden koşan gölgemiz,
Özlenen limanlar, yanan yıldızlar.
Uzaktadır her şey; anneler, kızlar…
Uzaktadır her şey, hep… yalnız ölüm,
Her yerde, her an yakınımız, ölüm.
Yunus Emre de şöyle seslenmiş çağlar ötesinden;
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
(Yunus Emre)
Bu fotoğraf ve video, Akçadağ’ın Küçükkürne Köyü’nde 17 Nisan 2026 tarihinde çekildi… Ağır ağır yol alan 80 yaşındaki Salih Kurt amcamız dün fani alemden baki aleme göç etti.
Tek başına yaşıyordu. Ne gam, zaten tek başına doğmadık mı, tek başına da hesap vermeyecek miyiz? Hiç evlenmedi. Uzun yıllar engelli kardeşine baktı. 6 Şubat depreminde, ayakta zor duran derme çatma evi de yıkılınca sağlık ocağına sığındı. Garip doğdu, garip yaşadı, garip öldü.
Şu yürüyüşün ölüme doğru bir yürüyüş olduğunu kim bilebilirdi. Hepimiz de aslında yaşarken ölüme doğru yol almıyor muyuz? Ecel bizi peşimizden gölge gibi takip ediyor, ölüm meleği hep tetikte bekliyor.
Ölümden kaçtıkça daha çok yaklaşıyoruz mukadder akıbete... Her şey uzakta; gökyüzü, deniz, yanan yıldızlar, anneler ve kızlar… Fakat en uzakta gördüğümüz, kim bilir hiç kapımızı çalmayacak sandığımız ölüm ise en yakınımızdadır.
İnsanoğlu garip bir yaratık; sevdiklerimiz, annemiz babamız, evladımız, kardeşimiz sırayla, tek tek, her gün aramızdan ayrılıp giderken, kendi ellerimizle kara toprağa verirken, eve döndüğümüzde hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya devam ederiz.
Ölümün yüzü bize buz gibi soğuk gelir, bütün vücudumuzu elektrik çarpmış gibi sarsılır, hayatın bütün lezzetleri o an bize zehir tadı verir, dünyanın geçiciliği, bizim de bir gün ölebileceğimiz ihtimali beynimize ok gibi saplanır.
“Ölenle ölünmez” derler, elbette, hayat devam ediyor. Fakat ölüm bize ne anlatır?
Yakınlarımızın ölümü hüzün verir bize, ağlar sızlanır, birkaç gün matem havası teneffüs ederiz, sanki belimizden bir kemik kırılmış gibi yığılırız oracıkta… Dünya başımıza yıkılır. Hele vefat eden babamız annemiz ise apaydınlık dünya bir anda zifiri karanlığa dönüşür.
Normal bir insan bütün bunları yaşar, hisseder.
Ya peki gerisi?
Ölüm bize ne anlatır, dedik.
Anlayana ölüm; bir nasihat, bir vaaz, bir derstir. Ölüm, geride kalanlar için paha biçilmez hazine, mirastır. Manevi bir definedir.
Ölümden yeteri kadar ders ve ibret alınmış olsaydı, insanoğlu bu kadar nankör, bu kadar zalim, bu kadar kötü olabilir miydi?
Kalp kırabilir, cinayet işleyebilir, hak yiyebilir, yalan söyleyebilir, fitne ve fesat çıkartabilir, şeytani hileler peşinde koşabilir miydik?
Ölen ölmüştür, ya geride kalan bizler şu fani dünyada, adaletin, hakkın hukukun çiğnendiği, huzur ve mutluluğun ulaşılmaz olduğu şu zorlu imtihan dünyasında biz ne yapacağız?
Yakınlarımızdan ayrılmak zordur ancak inanın şu dünyada yaşamak zorunda kalmak daha zordur.
Rahmetli babam, bir cenaze gördüğünde derdi ki, “Ölüler diriyi götürüyor!” Sahi, ebedi dünyaya göç eden mi ölüdür, yoksa şu fani dünyada kalanlar mı?
O yüzden biz ölüm hadisesine, Batıcı seküler gözüyle bakmayız.
“Babam öldü” ya da “Babamı kaybettik” demeyiz. “Ahirete irtihal etti” (Yani fani dünyadan ebedi dünyaya geçiş yaptı) deriz. “Hakka yürüdü”, “Fani alemden baki aleme seyri sefer etti” deriz.
Neden?
Çünkü biz dünyacı bakış açısının tersine düalizme inanırız, yani ikili bir dünya tasavvurumuz vardır.
Zaten Allah da öyle buyuruyor: “Şüphesiz her nefs ölümü tadacaktır.” Yani, ölüm yok “Ölümü tatma” var. İkisi arasındaki derin fark bizi öteki hayat tarzını benimseyen tek dünyacılardan ayıran en önemli farktır.
******
İşte Salih Kurt Amcayı’yı baki aleme uğurlarken hep bunları düşündüm. Kırmızı toprak Salih amcanın istirahatgâhına serpilirken, benim de işte bu düşünceler beynime serpiliyordu. Salih amcaya Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, yakınlarına sabır versin.