Ölüm hakikati
Ne garip bir tecelli ve paradokstur ki, kaçmaya çalıştığımız ölümü aslında sırtımızda taşıyoruz. Biz nereye gidersek bir gölge gibi takip ediyor bizi...
Peki, o zaman ölüm haberlerini alan faniler neden hep ağızları açık, hayretler içinde "ya!", "öyle mi!", "vah vah!", "ne zaman!", "ciddi misin!" nidalarıyla feryadı figan ederler?
Ölümü kimseye yakıştıramazlar. Hele hele yakınlarına, tanıdıklarına, can yoldaşlarına hiç münasip görmezler. Ölüm yabancıdır bizim için... Beklemekte olduğumuz, tanıdık bir dost değil... Soğuk ve ürkütücü... Haberi alan dirinin, ölümle yüz yüze gelmesidir aslında, onu heyecanlandıran, ürküten, korkutan, telaşlandıran... Ölüm haberi, ölümün kendisinden daha acıdır. Ölümü unutmuştur o anda, bütün bir bedeni, ruhu ve coşkusuyla dünya işinin tam ortasındadır. Yüzü buruşur, içi geçer, elleri ayakları titrer, yüreğine derin bir korku çöker. Yediği yemekten, çalıştığı işten, okuduğu kitaptan, oynadığı oyundan, hatta kucağında sevdiği çocuğundan soğur. Haberi aldığı anda dona kalır. Soğuk ve buz gibi bir gerçek suratında patlar. Sonra, kendisinin de bir gün aynı akıbeti paylaşacağı hakikati ile yüzleşir. Hatırına gelir. Beyninde, aklının bütün ücra köşelerinde yaşatır, ölüm gerçeğini... Sarsılır adeta.
Daha dün gördüğü, konuştuğu, hasbıhal ettiği, şakalaştığı, kucaklaştığı, oturup yemek yediği, gülüp oynadığı, hayatı birlikte yaşadığı kişi yok mu artık?
Gitti mi? Doğru mu? Bu haber gerçek mi? Birisi bana dokunsa, beni kendime getirse, bunun bir hayal olduğunu söylese... Zorlanır bu gerçeği kabul etmekte... Çünkü işin içinde kendisi var. Onun öldüğüne değil, kendisinin de bir gün öleceğine inanmakta zorlanır aslında... Ölene acır, merhamet eder, belki dua eder ama hala aklı kendisindedir. Bu haberin bir ucu kendisine dokunmaktadır. Demek ölüm, kendisine de bu kadar yaklaştı ha! Bu kadar yakınında ha! Bir atımlık uzakta, elini uzatsa değecek yerde, öyle mi?
Hayatın curcunasına kapılıp giderken, ihtiras azıya almış koşarken, birbirimizi yiyip dururken, bir günaha girip bir günahtan çıkarken, sonu gelmez kavga, savaş, tartışma, mücadele içinde cebelleşip giderken;
Aniden bizi kendimize getiren, şok etkisi yaratan bir ölüm haberiyle sarsılırız. İçimizden birisi, yakın dostumuz, üstadımız hayata gözlerini yummuştur:
“Ölüm meleği kapıyı çalmıştır.”
Mola veriyoruz çılgınca yaşamaya, Karadeniz dalgaları gibi coşmaya… Ölüm haberi bıçak gibi kesmiştir gaflet denizine kapılan hayatımızı, yaşamımızın tam göbeğine gelmiş oturmuştur bu davetsiz misafir…
Zooooooonk!
-Ne oluyoruz! Bu kavga da neyin nesi! Nereye gidiyoruz! Ben nerdeyim!”
Bunca çaba, hırs, ihtiras, kibir, gurur, para, mal, mülk, şöhret, ün, rızk korkusu… bunların hepsi boşmuş… Gelip ölüm duvarına tosluyoruz. Acı son: Ölüm!
Allah iyi ki ölümü yarattı yoksa yok olup gidecektik.
Hâlbuki hepimiz ne kadar akıllı geçiniyor, kendi sahamızda ne kadar başarılı olduğumuzu sanıyorduk. Ölüm bir çırpıda defterimizi dürüyor ve bilinmezliklere, yanılgılara son veriyor, hakikat yolculuğu başlıyor.
Ne demiş ozanımız;
Dünyada tükenmez murad var imiş;
Ne alanı gördüm ne murad gördüm…
Meşakkatin adını murad koymuşlar;
Dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm…
Ölüm var dünyada, yok imiş murad;
Günbegün artıyor türlü meşakkat…
Kalmamış dünyada ehl-i kanaat;
İnsanlar arasında pek fesat gördüm…
Aşık Veysel
Kısaca;
Ölüm doğduğumuz ve yaşadığımız gerçeğinden daha hakikattir. Soğuk ve sevimsiz bir hakikat! Ama hakikat!
Nereden geldiğini bilen nereye gideceğini de bilir. Öyle ise, inna lillah ve inna ileyhi raciun…
Fotoğraf: Edincik Ulu Camii.. Ölümün provasını yapmak için ölmeden musalla taşına yattım.